7 Aralık 2011 Çarşamba

Kendini Yiyen Blog...

Ankara'nın üstüne çöküp kalmış kirli hava ve sis bu sabahki yağmurla hafifledi biraz.
Vazgeçtim kahvaltı hazırlamaktan, çıkardıklarımı geri koydum buzdolabına.
Giyinip çıktık, elimizde aşure kavanozları, dünden kalma okunacak gazeteler ve şemsiyelerle.
Ulus'un Sini'sinde,yol üstünde bir masaya iliştik, Aralık ayında hem de.
Fırından yeni çıkmış peynirli poğaça, yarım kurabiye ve çay.
Günün en taze saatlerinde kahvaltı, yağmur, ılık mı ılık bir hava.
Brunch dediğin ne ola ki bunun yanında?







23 Kasım 2011 Çarşamba

Mısır Çarşısı'nda...

bakına bakına dolaşan, renklerin, kokuların arasında kayıp iki "turist"tik. 
Kurukahveci Mehmet Efendi'nin önündeki uzun sıra çekti dikkatimizi, uslu uslu sıraya geçip 200 gr. kahve aldık önce, sonra onu gördük.
Soğuktu, tatlı ve çay için iyi zamandı.

Meğer Tatlıcı Safa'da tulumba yemek için her zaman iyi zamanmış.
Kalabalığa bakılırsa İstanbullular, hatta soğuktan korunmak için bir takke edinmiş şu Alman amca bile farkındaymış bunun:)

20 Kasım 2011 Pazar

"Aşık Oldum"

diyor yeğenim bir şeyi çok beğendiğinde.

Yenikapı Mevlevihanesi'ni de görse böyle derdi muhakkak.

2007'nin UNESCO tarafından Mevlana Yılı ilan edilmesi münasebetiyle restorasyonuna başlanmış mevlevihane, neredeyse sıfırdan tekrar yapılmış. 1597 tarihli, konumu ve 77 dönümlük arazisi ile döneminin asitanelerinden biri olan mevlevihane bugün 7 dönüme yerleşmiş.
Tepeden tırnağa ahşaptan yeniden inşa edilmiş mevlevihaneyi akşam karanlığında görebildim. Türkiye'nin en büyük ahşap kubbesi olan ve restorasyon sırasında iki kez yıkılıp tekrar yapılmak zorunda kalınan(ne emek!) semahane kubbesinin altında bir sema törenine katılma şansım da oldu. 
Müzik biraz yavaşladığında, semazenlerin ahşap döşeme üstünde dönüş seslerini duyacak kadar sakin bir akşamdı. "Dinle neyden..." diye ufak ufak anlatmaya başlamış Emin Işık Hoca'yı yakından dinleyebildiğimiz bu aydınlık akşamda, aşık olmaktan öte bir seçenek de yoktu.

17 Kasım 2011 Perşembe

Kitap Mevsiminde...

Bir haftalık tatili, İstanbul Kitap Fuarı ile aynı vakte denk getirebilince,
İstiklal'e beş dakikalık mesafede, mini mutfaklı, tıkır tıkır çay kaynatabileceğiniz bir otel odası bulunca,
dışarıda durmadan çisil çisil yağan yağmura, hafif bir soğuk algınlığı eşlik edince,
akşamları, odada, mandalinaların, Hacı Bekir akidelerinin ve kendinizin bile şaştığı bir kitap çeşitliğinin ortasında oturup, bir yudum çay, iki dilim mandalina, bir cevizli lokum, iki güllü akide diye diye sayfalar arasında kaybolunur. 
Kitap Fuarı'ndan taşınmış torbalara İstiklal'deki kitapçılardan, Aslıhan Pasajı'ndaki sahaflardan alınmış ganimetler de eklenir. 
Tamam, Cin Ali Kır Gezisi'nde hep aklın bir köşesindedir, eski baskısı bulunamamış da olsa, sınırlı sayıdaki yeni baskılardan birine karşı konulamamış olması yine de izah edilebilir. Edilebilir de, şu Dilaver Harman Yerinde neyin nesidir? Fazlaca lokum, soğuk algınlığı ve yağmurun yan etkisi mi?

9 Kasım 2011 Çarşamba

Başka Kitap, Aynı His...

"Uzun zamandır bu kadar bitmesini hiç istemediğim bir kitap olmamıştı. İlk gün bitirebilirdim ve sonuna kadar okumak kadar hiçbir şey de cazip gelmiyordu aslında; ama kıyamadım ve günlere bölüştürdüm. Hala bitirmiş değilim kitabı. Dün okumadım. Elimde çok değerli bir şey olduğunun farkındayım ve onu elimden geldiğince idareli kullanmaya çalışıyorum, kitaptan öğrendiğim gibi." demiş Emre Özgüder, Marie Helen Haushofer'in Duvar'ından bahsederken.
Daniel Pennac'ın Okul Sıkıntısı ve ben de, Emre Özgüder ve Duvar gibiyiz bugünlerde. Bir Fransıza hayran olmama ramak kalmış gibi hissediyorum.

11 Ekim 2011 Salı

Bağım Var Bellenecek...

Daha dün mini minilerdi,

Bugünün kocaman asmaları oldular.

Galiba Kalecik Karalarımız artık bizden daha büyükler, insana ait zaman kavramının dışında bir zamana ait onların yaşları.
Sanki aralarında gezinip birer salkım üzüm koparırken akşamın sessizliğinde, başımızı okşuyor ve izin veriyorlar meyvelerini almamıza. Biliyorlar, bu meyveler, bu sessizlik, yapraklarını ve duygularımızı dalgalandıran bu ılık akşamüstü esintisi, ne hayaller kurduruyor bize.









6 Eylül 2011 Salı

Bayram Yeri? Yok Yok, Bayram Yerleri...

Galiba Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları'ındaydı bayram yemeğini mutlaka portakallı kadayıfla bitiren aile.
Benim içinse bayram, çok zamandır,
o şehir, bu köy, şu bölgeye koşturmak (akrabalarımız büyük bir hızla ülkenin dört bir yanına yayılmaktalar),
yengemin tertemiz sofrasına oturmak,
amcamda, halamda,bir başka yengede, halada,amcada yaprak sarması ve baklava ikilisini bıkmadan yemek (ki baklavanın dahi modası var bizim köyde; o sene ilk evde hangi şekilde bir baklava yediysem sonraki evlerde de o geliyor tabaklarda:) ),
çay,kahve, çay, çay, çay, vişne şurubu, kızılcık şurubu, vişne şurubu, ayran, sonra hadi baştan çay, çay, çay içmek,
birilerinden mutlaka bir toyga çorbamız da var teklifi almak,
kocaman kadınlar olsak da artık, ilk yarım saatlik resmi hatır sormaları atlatır atlatmaz kızlarla mutfak kıkırdaşmalarına dalmak,
"Aynı şehirde yaşıyoruz ama kesin önümüzdeki bayram köye gelene kadar görüşmeyi beceremeyiz yine" diye diye telefonlar vermek, telefonlar almak,
bagajın yavaş yavaş, yufkalarla, bazlamalarla, armut, domates, patlıcan, biberle, ayçiçeklerle dolması,






























kuzenlerimin, kuzinlerimin sayısını bilmediğimi, pek de bilemeyeceğimi hatırlayıp saymaktan vazgeçmek, gururla, mutlulukla izlemek onları, iyi oluşlarına sevinmek,

benzer şeyleri eşimin memleketinde yaşamak, toyga yerine topalak çorbası bu sefer:), 

gülümsemesi eksik olmayan yüzler, 
şükür ki anlatacak çok şeyi olan yaşlı akrabalar,
iyi ki bitmeyen misafirler, ikrama doymayan ev sahipleri, 
yeni bebekler, serpilen çocuklar demek.














Sonra yeni bir bayram yerinin, Altınova'nın eklenmesi demek hayatımıza. 
Bu yeni yerde, çok özlenen dost yüzlerle hasret gidermek, yine tatlı, çay, kahve, çay,pasta, çay, dalından meyveler, kahvaltıya taze pişmiş ekmekler,
mangallar, bahçeden domatesler, 
"Baba bizi Öğretmenevi'nde köfte yemeye götüürr" diye çocuk olabilmek demek yeniden. Üstelik yalnız çocuk değil, hala ve teyze iken.
Döndüğümden beri bir gülümseme yüzümde. 
Bu bayramda gördüklerim bana şükretmeyi tekrar hatırlattığı için. Şükretmek, özlemenin önüne geçebildiği ve geçmişi hüzünle değil sevgiyle anabilmeyi sağladığı için. Bayram yemeğini mutlaka portakallı kadayıfla bitiren İstanbullu ailenin de bizim de hala bayram yapabildiğimiz bir yerde yaşamakta olduğumuzu farkettirdiği için.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Şekerpare

Annemin tarif defterinde en çok yumurta, yağ, unlu parmak izi taşıyan sayfalardan biri şekerpare sayfası. Bir Ramazan öğleden sonrası, bizim telaşsız, küçük mutfağımızda da pişirildi, komşularla paylaşıldı, arkadaşlarla birlikte tadıldı bu şekerpareler.

Malzemeler

    • 1 paket margarin
    • 1 su bardağı pudra şekeri
    • 2 yumurta
    • 1 paket kabartma tozu
    • Aldığı kadar un
    • Şerbet için 4 su bardağı şeker, 3.5 su bardağı su, yarım limon
Pudra şekeri ile yumurtayı çırpın, oda sıcaklığında yumuşatılmış margarini ekleyin. Aldığı kadar unu ve kabartma tozunu ilave edip kulak memesi yumuşaklığında bir hamur hazırlayın. Ceviz büyüklüğünde kopardığınız parçalara şekil verip yağlanmış tepsiye dizin. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında üstleri pembeleşinceye kadar pişirin. Şekerpareler çıkmaya yakın şerbet malzemelerini karıştırıp iki taşım kaynatın. Şekerpareler ve şerbet sıcakken, şerbetini dökün.

Tatlı Ramazanlar bu vesile ile.

24 Temmuz 2011 Pazar

Düşünmekle Yapmak Arasındaki Fark...

Bitmek bilmeyen bir Almanca öğrenme serüvenim var. Bu serüvenin biraz ağır aksak yürümesine kızardım önceden, şimdi geçti, alıştım bunun benim için bulmaca çözmek gibi arada bir yaptığım bir şey olmasına. Bununla ilgili emin olduğum tek şeyse şu: Bana sorsaydınız ben denemeden önce, Almanca öğrensen ne olur deseydiniz, söyleyeceklerim, Almanca öğrenmeyi denedikten sonra, yani şimdi, söyleyeceklerimden çok farklı olurdu. İşin sonunu kestirebileceğimi sanır ve fena halde yanılırdım. İstediğim kadar iyi Almanca konuşamasam da o koşturmacalı Goethe Enstitüsü günlerinden çok iz taşıyorum üstümde. O izlerden biri de "Yapmakla düşünmek aynı şey değil"i gerçek anlamda idrak etmemi sağlaması. Bu yüzden, eleştirmekten pek korkmasam da eleştirinin ölçüsünün ne kadar rahat kaçabildiği durduruyor artık beni sıklıkla. Kendi yapmadığın şeyi eleştirme demiyorum ama en azından kendinden geçerek eleştirme, iğneyi kendine batır önce.
Kitap yazıyor ve üstelik bu işten para kazanabiliyor diye alt fikri saldırganlık olan ve ne kitap okuruna ne yazara bir şey kazandırmayan eleştirilerin hedefi Elif Şafak'a ısınmam Aşk'a rastlar. Isınmak hafif kalır hatta, gizliden bir hayranlık duyuyorum son zamanlarda, kitap yazmanın çilesini çekercesine çalıştığını düşündüğüm bu kadına. Önceki gün Jonathan Safran Foer hakkında ABD kaynaklı sitelerdeki eleştirileri tararken bir Elif Şafak  incelemesi yapıyormuşum gibi geldi. 34 yaşında, yazar, üstelik yalnızca yazarak milyon dolarlar kazanabilen, yüzyılın en etkili isimleri türünden listelere girmiş  bu haddini bilmeze(!) haddini bildirme arzusunda onlarca eleştiriye rastladım. Günahı bir değil, iki değil, tutmuş bir de kendisi gibi başarılı bir yazar olan Nicole Krauss'la evlenmiş, densiz Foer. Eleştiriler manevi değerleri (Yahudi soykırımı, 11 Eylül...) para kazanmaya alet etmelerinden başlıyor, birbirleri ile paslaşarak kitap yazmalarına kadar varıyor Foer ve Krauss için. Bu eleştirileri yazanlar genelde "Biz de bilirdik bu değerleri konu alan kitaplar döktürmeyi ama saygımızdan yapmadık" gibi bana pes dedirten bir açıklamayı da eksik bırakmıyorlar. 
Allah aşkına, bir Foer cümlesi ile anlatabiliyorduysan o durumu, duyguları, niye tutuyorsun kendini, tutma. İyi bir yazar, öyle hayat veriyor ki sözcüklere, sanki kafanda uyuyup durmakta olan, varlığını hissettiğin ama emin olmadığın bir yer uyanıveriyor. Artık aklının, kafanın bir parçası oluyor orası da. O sözcükleri okumamış olsan aynı insan olmayabilirsin sanki. Yazmayı dene, "Yazsaydım şöyle olurdu" diye düşündüğünden ne kadar farklı olduğunu göreceksin sonucun. Foer, Şafak, Krauss değilsen belki ne olduğun, ne kadar olduğun gerçeği dank eder kafana, kendine gelirsin. Yok eğer sen de öyleysen hakkını teslim ederiz, onlardan esirgemediğimiz milyonları sen de kazanırsın, biz yazdıklarını okur kendimize geliriz, fena mı?

19 Temmuz 2011 Salı

Sporla İlgilenmenin Yeni Bir Yolunu Buldum

Aslında bu yol zaten bulunmuştu, yürümekten aşınmış bir yoldu hatta "izleyerek spora dahil olmak". 

  • Önce, Eurosport'da Fransa Bisiklet Turnuvası'nın etaplarından birinin özetini izledim,
  • Sonra öğle kahvesinde, Caner Eler'in etkileyici sunumunu dinledim bizimkilerden,
  • Biraz Google yaptım,
  • Birazdan biraz fazla letour.fr'yi kurcaladım,
  • Bir Pazar öğleden sonrasını 192.5 km'lik Limoux>Montpellier etabını göz kırpmadan takip ederek geçirdim:Kement atmak, kaçış grubu, sprinter gibi hala çok yeni bir sürü yeni şey doluştu aklıma(Benim aklım halen, içine yeni şeyler doluşunca mutluluktan deliren bir grup nörona ev sahipliği yapmaktadır)

Ve kaçınılmaz olan gerçekleşti: Artık her gün turnuvayla ilgili haberlerin peşindeyim. Sporla gezinin, geziyle kültürün, kültürle üretimin, üretimle doğanın, doğayla insanın, insanla mücadelenin, mücadele ile uyumun içiçe geçtiği bir belgesel izletiyor Fransızlar ve Eurosport Türkiye bize. Ben şimdilik parmak ısırıyorum, keyifleniyorum, öğreniyorum. 



7 Temmuz 2011 Perşembe

Kayseri:"Büyük Alim, Kanaatkar, Dünya ve Dinin Yüz Akı,...

Hayırlar Fatihi, Melike, bu mübarek camiinin yapılmasını emretti" yazıyor Hunat Camii'nin doğu kitabesinde. Tüm bu sıfatlar, I. Alaeddin Keykubat'ın eşi Rum asıllı Prenses Destina için.Prenses İslam'ı hiçbir zorlama olmadan kendi isteğiyle seçer. Zeki, çalışkan, dindar, kültürlü, cömert ve hayırsever bir kişi olarak kendisine bilge, büyük manasına gelen Huand (Hunat); eğitime ve öğretime yaptığı katkılardan dolayı da, ay parçası, etrafına nur ve güzellik saçan manasında Mahperi ismi verilir. Sultan Hanım payesi vermek için de, Hunat ismine Hatun eklenir. Kayseri'deki Hunat Hatun Külliyesi, restorasyon nedeniyle perdeler arkasında bir süreliğine ama Hunat Hatun'un şu güzelim sıfatlarını hangi perde gölgeleyebilir değil mi?
Kayseri'ye girdikten sonra yüksek blokların yanyana uzayıp gittiği bir iki bulvar boyunca ilerlemek erkenden huzursuz ediyor beni. Kendimi yeni bir hayal kırıklığına mı hazırlamalıyım acaba diye bir tereddüt geçse de içimden, bir süre bu binaları görmemiş gibi yapmaya karar veriyorum. Kararım işe yarıyor. 
Otel odasının penceresinden her akşam, her sabah farklı bir görünüme bürünen Erciyes'ler fotoğrafladıkça keyfim yerine geliyor: Bir Erciyes, iki Erciyes, üç Erciyes; evet, evet, burada biraz daha kalabilir, dinlenebilir ve dinginleşebiliriz Erciyes'in gölgesinde.
Kayseri, Erciyes fotoğrafları gibi açıyor kendisini yavaş yavaş bize. Tek yapmamız gereken, şehrin yeni bulvarlarından biraz uzaklaşıp Kayserililerin  park dediği ormancıklara dalmak, Mevlana'nın lalası ve atabeği Seyyid Burhaneddin Tırmizi'nin türbesi ve etrafındaki mezarlıklarda soluklanmakmış (Evet mezarlıkta soluklanabilirsiniz, böyle güzelindense hele, kendinizi bildiniz bileli sizin için huzurlu bir yerse orası, insanların hakkında kim, ne olduklarını bilmeden iyi bir şeyler düşünme hissi veriyorsa sebepsiz) 
Seyyid Burhaneddin, önce Mevlana'nın babasının öğrencisi olur, sonra da çok küçük yaşlarında Mevlana'nın yani o zamanın küçük Celaleddin'inin eğitimini üstlenir. Mevlana "bilginler sultanı" babasını kaybettiğinde, Seyyid Burhaneddin bunu manevi yoldan öğrenecek, Konya'ya giderek bir süreliğine daha genç yaştaki öğrencisinin eğitimine devam edecektir.
Türbenin yakınından pek uzaklaşmadan arkeoloji müzesini de gezip sonra yine müzeyle bağlantılı Kültür Cafe'nin sürpriz lezzetteki çayıyla mola veriyoruz: Bir çay, iki çay, dört Erciyes,..., yüksek bloklar yok, yüksek bloklar yok.
Yüksek bloklardan uzak bir nokta da şehrin merkezinde, kale surlarının hemen dibindeki kapalı çarşı ve civarı. Burası cıvıl cıvıl. Yiyeceklerin açıkta satılması konusunda ciddi bir titizliğim yok, geleneksel dükkanları seviyorum. Evliya Çelebi'ye soruyorum, "Temiz bakkal dükkanları vardır" diyor üstad, gerçekten bir pırıllık durumu var peynircilerde, pastırmacılarda. Yiyeceklerden söz etmişken, bu civarda Saray Çiftliği'nde bir mola iyi fikir ama dikkatli bir zamanlamayla: Etraftaki iş yerlerinde çalışanların öğle yemeği için tercih ettiği yerlerden biri burası, bu nedenle o vakitten biraz sonra gelmekte fayda var. Tamam Kayseri'nin pastırması meşhur ama ben ve pastırma kötü bir ikiliyiz. Bu yüzden şu da bir alternatif, hem de sıkı bir alternatif(Erzincan'daki çiftliklerden sonra bir de Saray Çiftliği aşkı. Kahve6'nın Çiftliği fikrine hızla yaklaşıyorum, uyarmadı demeyin;).)
 Yemek konusuna girmişken benim gibi bir mantı düşkününün Kayseri gezisinde mantıdan söz etmemesi olmaz ama burada da biraz nevi şahsına münhasır davranacağım. Kayseri mantısını meşhur Kaşıkla'da ve farklı vesilelerle Kayseri'den gelmiş hediye mantıları evde hazırlayarak tatmış olsam da benim mantım mümkünse irisinden, Kayseri'li olmayan annemin bir vakitler yaptığı mantılardan olmalı. Zaten Kayseri mantısının bulunmadığı kaç şehir kaldı memlekette? Bu nedenle ben size bir de yağlamayı tatmanızı önereceğim naçizane.

Kale etrafında kalıyoruz biraz daha, Güpgüpoğlu Konağı'na uğramadan olmazmış, konağı görünce anlıyoruz nedenini. Heybetli bir konak burası, selamlığın genişliğinden anlamak mümkün. Biraz Berlin İslam Eserleri Müzesi'ndeki Halep Odası gibi bu konakta duvardaki süslemeler, bezemeler. Birgi'deki Çakırhan Konağı'nı hatırlatıyor biraz da bana, Kayseri'yi anlamanızı sağlayan bir şeyler var bu konağın havasında, bu nedenle uğrayın mutlaka.
Kayseri rehberlerine baktığınıza mutlaka görmeniz önerilen yerlerden bir diğeri Kadir Has Kent Müzesi. Kayseri ve Ağırnas'lı Mimar Sinan hakkında bilgilendirici mini belgeseller izleyebileceğiniz, bir nevi dijital bir müze burası. Çok daha iyi düzenlenebilirdi belki ama  benim eleştiri hakkım az. 




Çünkü bu Kayseri gezisi de çok daha iyi düzenlenebilirdi; Ağırnas'a gitmeden, Sinan Usta'nın doğup büyüdüğü yerleri adımlamadan Sinan hayranlığınıza kim inanır? 
Kapuzbaşında gecelemeden, Erciyes'e çıkmadan Kayseri'nin hakkını vermiş olabilir misiniz? Sanırım hayır. 
Ama biraz yorucu bir gezinin son durağı olan Kayseri'de de ayaklarınız artık sizi taşımıyorsa çok da tembellik etmemişsinizdir. 
Anlaşmış bile olabilirsiniz Erciyes'le "Şimdilik bu kadar ama söz, yine geleceğim, bir gün yine kaldığımız yerden devam edeceğiz,şehrin her yerindeki kümbetlerde hayat ağacı arayacağız yine, restorasyonlar bitmiş olacak bu defa, serin medreselerin içine süzüleceğiz, katmer yiyeceğiz, Muhabbet Çay Bahçesi'nde varacağız kahvenin tadına "; altı Erciyes, yedi Erciyes...

30 Haziran 2011 Perşembe

Anneannem, Erzurum ve Erzincan Tulum Üzerine

Etkili yazı başlığı bulmanın üç sırrı varsa, kahve6 kesin ikisini bulmuştu(bkz. başlık). Bu fevkalade(!) başlığı boşa harcayacak değildi ya, işte Erzurum-Erzincan yazısı;).
Kemaliye'den sonra doğrudan Erzurum'a geçmeye karar verdik. Erzurum, bana hep uzaklarda güzel bir yer hissi verirdi. Sarı gelinin şehri. Bir "sarı gelin" di benim anneannem de, ben saçlarını hep beyazken görmüş olsam da. Ak tenli, çakır gözlü, uzun boylu, annemin "Annesini özledi mi bir bakardık, annem atın üstünde" diye anlattığı bir hanımağa. Anneannemin artık olmadığı zamanlarda, Sarı Gelin türküsü benim ağlak Türk kadını olma yolundaki ilk adımlarımdan birini atmamda etkili rol oynamıştır. Ne zaman duysam bu türkü anneannem artık, anneannem sarı gelin. "Vermem seni ellere, nice ki bu halim sağ" diyemeyeceğim yerlere giden anneannem. Neyse ağlak Türk blogger'lığında da ilerlemeden Erzurum yazısına geçeyim.
Erzurum'la buluşmamız beklediğim gibi olmadı ne yazık ki. Sağında, solunda, üstünde neredeyse tek satır tanıtıcı yazı olmayan, kapısı kapalı, niye kapalı olduğunu, ne zaman açılacağını bilemediğin tarihi mekanlar bir yanda, üstüne üstüne gelen insan kalabalığı diğer yanda. 
Hayal kırıklığımı hafifletmek için kendimi yemeğe verdim; bir kaç kez kadayıf dolması, kendi kapasiteme göre fazlaca cağ kebabı. Cağ kebabı için iyi bir adres aradığınızda karşınıza ilk çıkan yer Koç Cağ Kebap.
Herkesin kabul ettiği lezzetlerinin yanısıra çok hızlı, içten bir servisleri var. Kadayıf dolması içinse daha iddialı konuşabilirim çünkü bir kaç yerde kadayıf dolması yedik, Muammer Usta'nınki gerçekten farklıydı: Gevrek ve leziz.

Bir de Erzurum'daki otlu çayları unutmayacağım, galiba özellikle bu şekilde tercih ediyorlar. 
Erzurum'u kış vakti karlar altındayken, kendi mevsimindeyken görsem farklı hisseder miydim? Tarihi eserlere böyle küser miydim(Kazım Karabekir hakkında daha çok okuma merakı uyandıran Atatürk Evi müstesna)? Erzurum affet bu seferlik ama sana daha iyi bakmaları gerekmez miydi?
Erzurum'dan tekrar Sivas'a dönmek üzere yola çıkıp yol üstünde Tercan'daki Mama Hatun(Saltukoğulları hükümdarı II. Saltuk'un kızı Mama Hatun, 1191'den sonra on yıl süre ile Saltukoğullarının hükümdarı olmuş!!) Külliyesi'ne ve sonra da Erzincan'a uğradık. 
        

Ahh, benim gibi bir Erzincan tulumsever için ne yanlış zamanlama:(. Yaz başı olduğu için peynirler yeni yeni tulumlara basılıyor, sonbahar gibi çıkacaklar. Üstelik günlerden Pazar, Peynirciler Sitesi de kapalı. Neyse ki en iyisinin Kemah ve İliç'ten çıktığı söylenen bu güzel peynirin tazesinden Kemaliye Bozkurt Otel'in kahvaltısında tadabilmişiz biraz. Erzincan'da nefsimi Ayla'nın Mutfağı'ndaki gendime çorbası ve bulguru belirgin, leziz içli köfte ile körelttim. Ayla'nın Mutfağı şehir merkezindeki Ermerkez'de. Erzincan'ın en hoş yanlarından biri de bu isimler: Erimpaş, Ermısır, Ermerkez. Bu kadar sevilen kaç kent ismi var ki, bravo Erzincanlılara:).
Erzincan'ın çevresinde ilgimi çeken şeylerden biri de çiftlikler. Herhalde çok büyük olmalılar ki, İsrail'de gördüklerimiz gibi isim tabelaları var hepsinin: ...Hanım Çiftliği, ... Bey Çiftliği. Tam benim gibi bir çiftçilik meraklısına göre. Blogun ismini değiştirip Kahve6'nın Çiftliği mi yapsam?
Erzincan'da peynir konusundaki başarısızlığımız iş bakırlara gelince bir başarı öyküsüne dönüştü. Şehrin merkezindeki Bakırcılar Çarşısı'nda, tam geziye çıkmak üzereyken kırılan sürahimizi yeniledik, misafirlerimiz için de bir bakır çaydanlık aldık. Gezerken alışveriş yapmayı pek sevmiyorum taa ki satılan şeylerin öyküsünü anlatabilen bir satıcı ile karşılaşana kadar. Erzincan'da bakır satanların çoğu aynı zamanda üretici anlaşılan, çünkü size sattıkları şeyin deseni neden öyle, sırf desen yüzünden fiyat neden fark eder, kararan bakır çaydanlığı temizlemenin en kolay yolu nedir, hepsini anlatıyorlar bir bir. Erzincan'ı sevmem için tulum peynirine bir de bu sıcak insanlar ekleniyor. Peynire de onların eli değiyor zaten, tabii şu haylazları da unutmamak lazım.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Divriği, Kemaliye(Eğin)

UNESCO'nun 1985 yılında yaratıcı insan dehasının ürünü olması ve  insanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması  kriterlerine uygun bularak Dünya Kültür Mirası Listesi'ne aldığı bir eser için her tarih meraklısı yola düşmeyi göze alır. Biz de öyle yaptık. Sabah Sivas'tan arabayla yola çıkıp, yol üstünde pek uygun bir mola yeri olmadığı bilgisiyle girdiğimiz Ulaş'ta 10 tl'ye iki kişi, yediğimiz en leziz pidelerden biri ile karnımızı doyurduktan sonra hem de. 
Divriği bugün, yeşillikler içinde küçük bir şehir ama XIII.-XIV. yüzyıllarda Mengücekoğulları Beyliği'nin en önemli merkezi olmuş. Bu beyliğin tarihteki varlığı 200 yıl kadar sürmüş ve Selçuklulara bağlı bir beylik olarak dönemlerindeki siyasi çekişmelerden, savaşlardan uzak kalan Mengücekoğulları deyim yerindeyse enerjilerini birbirinden güzel eserlerin yapımına harcamışlar. Bu eserlerden en etkileyicisi, UNESCO'nun da hakkını verdiği Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası. 
 Eserin  camii kısmı Mengücek Beyi Ahmet Şah, darüşşifa kısmı ise eşi Turan Melek tarafından yaptırılmış. UNESCO'nun sitesinde tam karşılığını bulamadım ama bu yönüyle de eserin XIII. yüzyılda kadın-erkek eşitliğinin bir göstergesi olarak kabul edildiği söyleniyor. Bu arada darüşşifa bir nevi konukevi: Bu eve gezgin hekimler uğrar, hastaları muayene ederlermiş. Başmimarın Ahlat'lı Hürremşah olduğu eserin yapımında altı sanatçının çalıştığı tespit edilmiş. Bu sanatçılar eserin özellikle kapıları üzerinde öyle ince işlemeler yapmışlar ki kapılardan birine uzmanlar "Tekstil Kapı" adını vermişler.Türklerin anayurtlarından getirdikleri kültürü yavaş yavaş İslamiyet'le yoğurduğu hissi veren motifler çok çeşitli: Bitkisel motifler, hayvansal motifler, geometrik desenler, kuşlar, hatta saç örgülü bir kadın başı ve karşısında bir erkek başı kabartması(Tahmin edebileceğiniz üzere pek çok motif sapasağlamken bu kabartmalar değil).
Şehre hakim bir noktadaki darüşşifanın etrafında döne döne dolaşıyoruz. Nihayet oradan ayrılabildiğimizde Divriği'de peşine düşmek istediğim şeylerden biri de Evliya Çelebi'nin "Rum- Arap ve Acem ülkelerinde bu Divriği’deki kediler kadar nazlı sevimli, avcı, edepli kedi bulunmaz. Gerçi Mısır elvahının, Trabzon’un ve Sinop şehirlerinin kedileri de meşhurdur amma bu Divriği’de yağlı, iri, samur gibi parlak postlu renkli kediler yetişir. Hatta Acem(İran) ülkesinde Erdebil vilayetine hediye götürülerek orda tellallar kafes içinde başlarında gezdirip büyük pazar yerlerinde ve bedestanda “bir tomuş, iki tomuş diye satarlar." diye anlattığı Divriği kedileriyken iş yerinden gelen bir telefonla gerçek dünyaya dönüp, telefonu kapattığımda kendimi arabada, Kemaliye(Eğin) yolunda bulduğumdan bu şimdilik bir hayal olarak kalıyor. Zaten bu "tomuş"ları görsem tanıyabilecek miyim orası da belirsiz, yakından bildiğim tüm kediler tekir:).
Kemaliye yolu oldukça yorucu. Biz geçerken, dar olan yolun genişletilmesi için öyle bir çalışma yapılıyordu ki zaman zaman "Yol nerede?" diye tartışıp karar vererek ilerledik. Kemaliye, Fırat kıyısında dik sayılabilecek bir yamaç boyunca yerleşmiş, pek tenha, böyle bir coğrafyada bulunca "Neden burada?" diye şaşıracağınız türden bir masal kasabası.
 Zengin meyve ağaçlarıyla dolu bahçeler (dut her yerde), evlerin arasından akan derecikler, minik şelaleler, restore edilmiş konaklar arasından gece gökyüzündeki tüm yıldızları görebildiğiniz bir vaha. Bozkurt Restaurant'ın leziz ev yemekleri, kahvaltıda taze peynirler, fotoğrafını çekmediğim için sonradan hayıflandığım Kemaliye ekmeği, "Bu akşam yapacak pek bir şey yok, yalnız düğün var, sizi kına gecesine göndereyim mi?" diyen Bozkurt Otel'in sahiplerinden Şükrü Bey'in sıcak ev sahipliği de cabası.
Raftinge elverişliliği nedeniyle dışarıdan misafir ağırlamaya alışkın Kemaliye, geçmiş değerleri korumak ve herkesle paylaşmak konusunda da titiz. Demircioğlu ailesinin altı kuşaktır yaptığı kapı tokmakları buna örnek. 
El emeği göz nuru bu tokmaklardan satın alabiliyor, hatta beğendiğiniz bir modeli web sitelerinden sipariş de verebiliyorsunuz. Mustafa Bey, ikram ettiği çay eşliğinde küçük bir tokmağın üç günde yapıldığını, bu emeğe karşılık kıymeti bilinmeyen tokmakları yıkıntılar arasından topladığını anlatıyor. Biz de kendimize bir tokmak beğeniyor, dut pekmezlerini, dut kurularını da sırtlanıp Belediye Çay Bahçesi'nde yeni işe başlamış "İlk size kahve yapıyorum, olmuş mu?" diyen, orta kahveyi pek kimsenin tutturamadığı kadar iyi tutturan sevimli garson kızın elinden sabah kahvemizi de içerek erkenden dönüş yoluna düşüyoruz.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Sivas:"Madem ki Ben Bir Gezginim"

Tatilde Sivas,Divriği,Kemaliye,...,Ürgüp diye bir patika seçmişseniz ve sizin gibi yapanlardan ilham almak için İnternet'e başvurmuşsanız, karşınıza iki gezgin profili çıkıyor. Birincisi bisikletle, motorsikletle nereye olsa gideriz, zaten gezi bahane, iki tekerlek üstünde olmak şahane diyenler, yolun götürdüğü yerden ziyade yolda olmaktan keyif alanlar. İkincisi, bir derneğin belirli bir etkinlik için buralara gelmiş ve "Ayşe Teyze bizi mükellef bir kahvaltı sofrasıyla karşıladı, Cahit Bey'lerle toplantıdan sonra derneğin yemyeşil bahçesinde çay sohbetine doyamadık, meslek lisesinin kız öğrencileri nefis kurabiyeler yapmıştı, sonra da valiliğe geçip bizim için hazırlanmış tanıtım filmini izledik" 'leriyle sizi kıskandıran üyeleri. İki kategoriye de girmiyorsanız, elinizde merakınızdan, bu memleketlerden olan arkadaşlarınızdan, geçmiş gezi tecrübelerinizden başka bir kılavuz olmuyor. Aslında aradığınız var olanı anlamaya ve tanımaya çalışmak, kendi rutininizden kaçmaksa bu kadarı da yetiyor.

Ankara'dan 7 saatlik bir otobüs yolculuğuyla Sivas'a ulaşıyor, en çok yarım saatte otele eşyalarınızı bırakıp, standart Anadolu gezi setinizi(tarihi her yer biraz ibadet demek, bu nedenle her an örtüye dönüşebilecek bir şal, bir hırka, ben turistim diye bağırmayan bir fotoğraf makinesi, GPS) alıp dışarı çıkıyorsunuz. Zaten o kadar çok yer yürüme mesafesinde ki. Sivas'ta akşamüstü insanlar sokaklarda, parklarda. Sıkılan bir şehir değil burası, kendi temposu olan, gezen, çalışan, yaşayan, üstelik bu tempo pahasına yeninin eskiyi büsbütün yok etmediği bir şehir. Biraz soluklanmak için durup şehre her baktığınızda, bir Selçuklu, Osmanlı, yakın dönem Cumhuriyet eserini aynı karede görebilirsiniz. Önemli eserlerin pek çoğu (Çifte Minareli Medrese, Buruciye Medresesi, BehramPaşa Hanı, Gökmedrese...) restorasyonda; tamamlanmamış halleriyle bile çok etkileyiciler, öyle ki Gökmedrese'ye mesela, aşık olmanız an meselesi. 

Sırf yarım saatlik bu aşk için bile gelebilirmişsiniz buraya, etrafında fırıl fırıl dolanabilir, uzaktan da olsa hayat ağacı motiflerine, enfes taç kapısına, her santimetrekaresi işlenmiş minarelerine bakabilirmişsiniz. 
İnsanlara biraz daha yaklaşınca, hani ertesi gün için araba kiralamak amacıyla girdiğiniz Avis ofisinde, sırf arkadaşınızın önerdiği Sivas köftecisi yakında bir yerlerde mi diye sorduğunuzda, biraz uzak diye sizi kendi arabasıyla bıraktırmayı çok doğal bulan Fikri Bey'le eşleştirebilirmişsiniz Sivas'lıları kafanızda ve pek de yanılmazmışsınız gezi boyunca. Sivas köftesinin yanında çorba, yoğurt, salata, turşu, ayranı ikram eden(!) işletmenin sahibi, sizi işletmenin bakır çay ocağına dövülmüş ismini fotoğraflarken yakalayınca, 


dükkanın her yerindeki tabelalara çekiştirip kolunuzdan, "burada da yazıyor, bunu da çekebilirsiniz" dediğinde gerçek şeylere gülümsemenin güzelliğini hatırlayabilirmişsiniz. Yine tavsiye üzerine akşamüstü uğradığınız Çerkez'in kahvesinde içtiğiniz en leziz orta kahvelerden birini yudumlarken, hem de kallavi fincanda(büyük, kulpsuz fincan), içeriyi fotoğraflayabilir miyim sorusundan sonra "tabii ama çay ocağını değil" diye ayar verildiğini işittiğinizde çok ama çookk hoşlanabilirmişsiniz bu prensip sahibi yerden. 
Gazeteci, öğretim üyesi ve yazar Ahmet Turan Alkan, Sivas’ı anlattığı ‘Altıncı Şehir’ kitabında Çerkezin Kahvesi için “Mermer tablalı ağır masaların etrafında, ağır adamlar, ağır edalarıyla, ciddiyetle hüznün buluştuğu bir ifadeyle oturur, tavşan kanı ağır çaylar, ama ille de kaynaya kaynaya zifti çıkmış zehir-zıkkım acı kahveler içerler. Orta kahve istemek gafletinde bulunan tıfıl ve cahil yabancılar haricinde herkes birbirini tanır." demiş. Orta kahvenin lezzeti, "tıfıl ve cahil yabancılığınıza" değermiş doğrusu:).
Nerede Sivas türküsü dinlerim sorusu aklınızda, Ulu Cami'nin etrafından kıvrıla kıvrıla yürürken Sivas'lıların çay bahçelerine dizim dizim dizilmiş olduğunu görüp aralarına katıldığınızda, aslında her çay bahçesinde canlı müzik yapıldığını, Ahmet Kaya şarkılarının türkülere karıştığını, hiiiç üşenilmeden halay bile çekildiğini şaşkınlıkla gördüğünüzde-niye şaşırdınız ki aslında, siz Kırşehirlilerin gölgesinde bir Kırıkkale'de büyüdünüz ve çay bahçelerinde Neşet Ertaş türküleri dinlenirdi yaz akşamları çekirdek ve çay eşliğinde:)- mırıldanabilirmişsiniz:


İnsan Hakta Hak İnsanda/Ne Ararsan Var İnsanda
Çok Marifet Var İnsanda / Mademki Ben Bir İnsanım (Aşık İsmail Daimi)


Sivas'taki bu hummalı restorasyon bittiğinde, belli ki çok daha cazip bir turistik nokta olacak, böylesini sevene. Şu anda bile gördüğüm en iyi etnoğrafya müzelerinden biri burada, Sivas Kongresi için de kullanılmış binada, bugünün 4 Eylül Kongre Merkezi'nde. Sivas'tan bir şeyler almak isterseniz Buruciye Medresesi içinde, valilik tarafından da desteklenen dükkanlarda Sivas bıçaklarından, kilimlere, ağızlıklardan bakır ve gümüş eşyalara, bağlamadan küçük ölçekli ahşap işlerine kadar hediyelikler bulmak mümkün. 1926 tarihli Talas Kahve'den kahve de eklenebilir bunlara. 


Sivas'ın yöresel lezzetlerini de göz ardı etmemek gerek; Gürün bulguru, Gürün dut pekmezi...diye bir ucundan başlarsanız alışverişe, arkası gelir:). Başka yerde şu ana kadar görmediğim "..Bal Evi" dükkanları da burada çok yaygın. 
Sivas'tan Divriği'ye giderken 1950 m. rakımlı Karaşar Geçidi civarında öyle çok arı kovanı gördük ki muhtemeldir bu balların pek çoğu sizi mahçup etmeyecek, ağzınızı gerçekten tatlandıracak cinsten.


Sivas'a 1.5 gün ayırabildik biz, belki bir akşamüstümüz daha olacak. Çok sevdiğim katmeri dışında Fikri Bey'in övdüğü çörekten tatmak, bir kallavi fincan kahve daha içmek için bir akşamüstü, bu yüzden Sivas'ı anlattıklarımla sınırlı sanmayın sakın, bunların "tıfıl ve cahil bir yabancının" Sivas notları olduğunu hatırlayın.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Borges, Anlar

Pabuçları fırlatıp atma zamanı şimdi, Borges'ten ilhamla...

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,  
İkincisinde, daha çok hata yapardım.  
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.  
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,  
Çok az şeyi  
Ciddiyetle yapardım.  
Temizlik sorun bile olmazdı asla.  
Daha çok riske girerdim.  
Seyahat ederdim daha fazla.  
Daha çok güneş doğuşu izler,  
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.  
Görmediğim bir çok yere giderdim.  
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.  
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.  
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.  
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.  
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.  
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.  
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,  
Gitmeyen insanlardandım ben.  
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.  
Eğer yeniden başlayabilseydim,  
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.  
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.  
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,  
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer...  

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bi Dünya Ödev...

Sitcaelum, tucielo'nun yeni adresi. Öğretmenlik de yeni rolü.
Gitarda bir kaç hareket gösterip bir hafta çalışmamı öğütledi. Henüz gitara el sürmedim. Çünkü dışarıda hava muhteşem ve ben gökyüzünü izlemekle fena halde meşgulüm. Son gece biraz çalışmayı düşünüyorum. Tucielo durumu farkedip "Son güne bırakmışsın hala" dediğinde, "Ama, ama açıklayabilirim, hem pardon ama çok ödev vermişsin tuci" demeyi planlıyorum. Muhtemelen "sen hiç son bir haftada dikilip bol bol sulandı diye ürün veren domates gördün mü? Az az da olsa her gün düzenli çalışman lazım" diyecektir. "Fedakarlığın olduğu yerde umut vardır hala; kim kazanmak istemez ama çok az insan gereken bedeli öder" diye de ekleyecektir. Son numaram başımı hafif öne eğip, elimle sırtına pat pat yaparak "Haklısın tuci, anlıyorum, bir daha olmaz" demek olacak. Bakalım ikna edici olabilecek miyim;).

13 Mayıs 2011 Cuma

"Muhteşem" Şeyler

Market rafında görünce dayanamayıp fotoğrafladım; sayın girişimci günceli fırsata çevirelim de bu kadar da abartalım mı sizce?
Bunun içinse pek uğraşmam gerekmedi, kapımıza kadar gelen damacana artık mesaj kaygılı.
Kahve6 diyor ki; Çift tırnak çift tırnak olalı böyle alıntı görmemiştir, inanıyorum buna.

1 Mayıs 2011 Pazar

Bahçeden...







Apartmanımızın bulunduğu arsada bir Ankara evi varmış önceden. O evin sahibi beyin anısına dikilmiş mor salkım,









Tecrübesizlikten eşi olmadan tek başına diktiğimiz 
ama her yıl "büyüklük bende kalsın" diyerek çiçeklenmenin bir yolunu bulan kiraz ağacı
(kiraz ağaçlarını çifter dikmek lazımmış, bir erkek, bir dişi...),
    


Bu sene, iş yerinin bahçesinde görüp şaşakaldığım ortancalardan sonra (Ankara'da iklim ılımanlaşmaya başladığı için burada da yetişiyormuş artık ortancalar iyi mi) bizim bahçede Bodrum papatyaları ve mineler. 



29 Nisan 2011 Cuma

"Akla Gelebilecek En Güzel Şey"





Bir 17. yüzyıl gezgini, 
Bursa için "akla gelebilecek en güzel şey" demiş. 

Ben Bursa'ya kafamı uzatıp kapıdan bakabildim bu seferlik. 

Öyle güzel bir yere açılıyordu ki kapı, tekrar orada olmayı diledim.

31 Mart 2011 Perşembe

Ben Geldim...

35 yıl önce, bir Mart ayının sonunda geldim.
Ağaçlar pıtır pıtır yaprak verirken.
Köklere su yürümüşken.
Toprak tam ısınmamışken, güneş belki nazlanırken, geldim.
Büyüdüm, ara ara, her yıl değil, bir kaç yılda bir, büyüdüm. En son 26 yaşındayken hatta, kocaman bir kız oldum.
Kızları sevdim büyüdükçe, kızlardan arkadaş, teyze, kardeş, dost edindim. Zaman geçti, kızları kaybettim, yerine yenilerini koymak mümkün olmadı. Kalanların yarasına merhem olamadım bazen, yanlarından geçip gittim.
Belki bu yüzden, bu günlerde, kızlar üzerine okuduğum her şey dokunuyor her zamankinden biraz fazla. Belki 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü de tutup bu aya koyduklarından, belki masmavi gözlü anneannem,"kız babaanne"si İfakat'in bu ayda gittiğinden, her gelişim bana onun gidişini ve sonrakileri hatırlattığından belki. Ece Temelkuran "...genç kadınlar kendilerinden yaşlı kadınlarla konuşmalılar. Ama iyi yaşlanmış kadınlar bulmalılar. Annesinin lafından çıkmamış kadınları değil, bütün sözlerden çıkmış, sözler vermiş, tutamamış, sözlerini tuttuğu için ağlamış, ülkelere gitmiş gelmiş, adamlar terk etmiş, terk edilmiş, sonunda en çok gülmeyi ve umursamamayı öğrenmiş kadınları bulmalılar. Genç kadınlar kendilerine kılavuzlar seçmeliler. O kadınlarda uyutulan bilgileri uyandırmalılar. Ama iyi yaşlanmış, maceralarda eskimiş kadınlardan bahsediyoruz burada; kitabına göre yaşamışlardan mümkün mertebe uzak kalmalılar. Genç kadınlar hâlâ şarap içebilen, vişneyle votkayı karıştırıp içki yapmasını bilen kadınlara gitmeliler. Sorularını onlara, kitaplardan bile çok onlara, sormalılar. İnsan kendine ihanet ederek öğrenir ihanet etmemesi gereken tek kişinin kendi olduğunu. Belleri, boyunları, karınları ağrıyan, sabahları yorgun kalkan genç kadınlar, mutlaka bir süre önce kendilerine büyük bir ihanet ettiler. Şimdi onun bedelini öğrenmekteler. Yaşadıkları ardında uzun bir deniz gibi serili duran yaşlı kadınlar o denize bakıp, oradan bir taş çıkarıp, eskide, derinde kalmışlardan söyleyeceklerdir onlara neyin ne olduğunu. Kitaplar yapamaz bunu. Yaşlı kadınlar bunu bilirler. Yaşlı kadınlar hayatın büyücüsüdür. " dediğinden ve ben bu satırlara en savunmasız olduğum ayda denk geldiğimden belki. Bu yazı kızı olanlar için çok güzel bir yazı olduğundan belki. 
"Çilek kız" doğum günü pastamdan kalanları yiyorum, pasta sevmeyen ben, doğum günü pastasının asıl büyükler için olduğunu, kızların bazen daha, biraz daha tatlı yemesinin gerekebileceğini şimdi daha iyi anlıyorum. Biraz daha pasta ve sonra yine gülümseyerek şöyle diyebileceğim:"Heeyy, ben geldimm".


17 Şubat 2011 Perşembe

Arkanda Bıraktıkların...

Çevreye daha duyarlı yaşamak için ne yapmak lazım konusunda okuma merakım yine depreşmiş durumda; bu bana yılda en az bir kez oluyor ama...
  • Doğada en çok parçalanabilen deterjan geçişim hala bulaşık deterjanı ile sınırlı
  • İş yerinde haftada ortalama 6 pet şişelik bir "kalıcı" çöp üretiyorum, evdeki çöpler de buna yakındır
  • Eve giren naylon torba sayısını çok iyi azaltamıyorum
  • Bu kış nedense daha çok üşüyüp evi de ara ara daha fazla ısıtıyorum
  • Az da olsa bir şekilde atık su sistemlerine karışan kızartma yağlarında payım var
  • Fırsat buldukça gezmeye çalıştığımdan fazladan karbon ayak izi bırakıyorum
  • Çok sayıda hazır, ambalajlı ürün alıyorum, kat kat ambalajlıları da var üstelik, ürünleri korumak için bu kadar ambalaj gerekli mi sorusunun cevabını bilmiyorum
  • Gerçekten ihtiyacım olmayan hiç bir giysim yok diyemem 
  • ...vs. vs.                   
Derdin mi yok demeyin, siz dünyadan gittikten yüz yıl sonra, bir vakitler kullandığınız bir naylon torbanın hala bir yerlerde dolaşıyor ve insanların hayatını olumsuz etkiliyor olması ihtimali arkanızda bırakmak istediğiniz bir şey mi? Diğer ihtimalleri de hatırlamak için buyurun. Hem, biraz daha dikkatli yaşamanın kime ne zararı olabilir ki?

9 Şubat 2011 Çarşamba

Sarı Yelkenli


Sarı Çizmeli için bu pano malzemesini alıp yapmaya başladığımda ilk doğum gününe birkaç hafta vardı. Ben o kadar becerikli çıktım ki panoyu bitirdiğim hafta, bu hafta, iki yaş üç aylık olmuş:)
Tesellim, bu sürede UE'nin denizlere açılmış bu küçük yelkenli kadar özgür bir birey olacağına dair verdiği ışık. Işığın hiç sönmesin UE.

3 Şubat 2011 Perşembe

İstanbul'da 2 Gün

İstanbul'da bir haftasonu.Pek turistik olmayan bir zamanda, müze kuyruklarında perişan olmadan, lokantalarda tıklım tıkış oturmadan, tarihi yarımadada gezeceğimiz  yerlere yürüme mesafesinde makul fiyata konaklayarak kısa bir tatil.
İlk gün; Ayasofya, Sultanahmet, Yerebatan Sarnıcı, bir çay içimlik Kapalı Çarşı, bir Mimar Sinan ve Kanuni ziyareti gibi Süleymaniye.
 İkinci gün; Topkapı Sarayı, Eminönü-Üsküdar vapur hattı, Eminönü'nde balık-ekmek, Galata Kulesi, İstiklal Cad.
Hava soğuk, İstanbul'un nemiyle uzun dışarıda kalma süremiz birleştikçe buz kesiyoruz.
Vapurda, Müze'nin Kahvesi'nde, orada burada çay içerek ısınıyor, gezmeye devam ediyoruz. Yüzümüzden yağmurlar süzülerek kendimize sıcak bir mola köşesi ararken İstanbul sokaklarını çok iyi tanıdığını farkettiğimiz babamın hala "Şu sokaktan gidersek alçağa inmeyiz, daha manzaralı yürürüz" hesabı yapabilir olmasına gülmeden duramıyoruz. Müzelerdeki lamba ışıklarına şömine muamelesi yapıp karşısına kıvrılan İstanbul kedileri gibiyiz; 

 keyfimiz yerinde...


28 Ocak 2011 Cuma

Tatlı Şeyler...

Bu kestane kabağı, yengemle amcamın elinden yetişme ve yengemin deyişiyle "Organik, Allah'ın suyundan başka bir şey yok içinde". Kestane kabak pek güzelsin ama bizim için bildiğin devsin!
Senle uğraşmak kolay iş değil, yıkanıp paklandıktan sonra güçlü kollarla dilimlenmeli, iri iri parçalanmalısın. Kabukların derin soyulmamalı, yeşil renginden izler kalmalı dilimlerde.
Yayvan bir tencereye bir kat senden, bir kat şeker, bir kat senden ve son bir kat daha şeker konulmalı akşamdan; sabaha kadar sulanmak için bırakılmalısın. Şeker miktarı konusunda çok hassassın; ölçülü tariflerde kabak/şeker için bire yarım ölçüsü önerilmiş ama öyle yapsam çok şeker şerbet bir kabak olacağını önceki bir tecrübeden biliyorum.Bu nedenle hafızamı yoklayıp ilk seferde, bizim evdeki mutfak donanımı için öyle büyüksün ki üç farklı seferde pişireceğiz seni, annemin akşamdan şekerleyip bir gece beklettiği kabak tenceresinin görüntüsünü getirmeye çalışıyorum gözümün önüne, bunu yaparken tencereyi tartıyorum da. Kabaca 2 kg kabağa 600 gr'dan birazcık fazla şeker koyuyorum. 
Sabaha kadar sulanan kabağın, ilk 5 dakikası harlı, sonrası orta ateşte olmak üzere 50 dakika kadar sürüyor pişmesi. İlkini yiyenlerden güzel haberler geliyor. İkinci ve üçüncü sefer pişenleri ucundan tadıyorum; ikinci seferde şekeri az geliyor, üçüncü seferi çok sıcakken tadıp paketlediğimden pek anlayamıyorum ama galiba onun da şekeri az. "E madem ölçtün ilk seferde şekeri, niye sonrakilere aynı ölçüyü kullanmayıp göz kararıyla denk getirmeye çalışıyorsun?" diyorsunuz, duyuyorum, "hık, mık, haklısınız"  diyebiliyorum yalnızca. "Ama, ama ben pişmiş kabağa pekmez, süt dökülüp biraz fırınlanan tarifler görmüş, onları denemeyi planlamıştım, fırsat olmadı" diye mırıldanıyorum.
Şekeri ayarlı, ayarsız, kestane kabak yolculuğunu, eşimin iş arkadaşlarıyla balık pişirme buluşmasında, üst komşularımızın çay saatinde, bizim tatlı kaçamağımızda, doğmaya hazırlanan bir küçük hanımın pıtır pıtır yeni hücreler yapmasında, abimin mutfağında, ev işlerindeki yardımcımızın akşam eve dönüş paketinde tamamlıyor. Çekirdekleri de kahve6'nın tohum bankasında;) yerini alıyor. "Allah'ın suyu" nu ne kadar içtiysen kestane kabak, bir mahalle dolusu insana yetiyorsun, beni gülümsetiyorsun:).