28 Eylül 2010 Salı

"Ey hayat, biz Çeşme'ye gidiyoruz sen de arkadan gel"*

Tatilinizi nasıl planlarsınız? Şuna benzer mi?
  • Anahtar sözcük?(Spor, tarih, kent, aile)?=Spor=Yüzmek
  • Gidip doyamadığın bir yer mi yoksa yeni bir yer mi?=Eski yer=Çeşme, Ilıca, Alaçatı
  • Doyamadığın bir yerse de buraya yakın yeni bir yere ne dersin?=Dalyanköy
  • Yeni bir şey?=Bisiklete binmek, halk plajlarını sırasıyla denemek, havalı lokantalardan uzak durmak
  • Araştır, araştır, araştır=Gideceğimiz yer hakkında başkalarının tecrübelerini, tavsiyelerini okumayı seviyorum. Tecrübelerimiz her zaman örtüşmüyor ama öyle değerli bilgiler paylaşılıyor ki bazen, okumuş olmasanız yanından geçip gidebilir ve neler kaybettiğinizi de hiç bilemeyebilirsiniz.
  • Yanına ne alacaksın?=Birikmiş filmler, bir kaç kitap, dergi, bilgisayar, ipod touch.
Fırsatınız olursa en az bir kez Eylül'de tatile çıkmayı deneyin, sanki her şey daha normal, daha az turistik ve daha gerçek bu ayda. Bir kıyı kasabasının vitrinlerinde Çin malı fil desenli Hint çantaları yerine  "Atatürk İlköğretim Okulu kıyafetleri mağazamıza gelmiştir" yazısını görmek bile az şey mi?
Ankara-İzmir yolundan İzmir'e girişte görmeye alıştığımız ve aslını pek de tanımadığımız İzmir'i aklımızda bir gecekondu kenti olarak resmeden çevreyolu geçişi bu resmi yeşile boyadı bu sene, belki de aşağıdaki GPS ekranını yol boyunca başka hiç bir yerde göremediğimizden. 


Birinden diğerine geçerken sınırları hiç bilemediğiniz Çeşme, Ilıca ve Dalyanköy'ün verdiği ilk his "bayındır". Kaldırımları, yolları, sanırım biraz lüks yazlıkları ile bir kent hissi her yerde. Dalyanköy, sabahın erken saatlerinde bir motordan diğerine bağıran balıkçıları duyarak uyanabileceğiniz bir yer. Bizim, bir kaç bebekli ailenin ve yaşlı İngiliz turistlerin tercih ettiği Sisus Otel'de sıradışı bir incelik, temizlik, "siz isteyin biz buluruz" tavrı, hatta arasak bulamayacağımız Çeşme kitapları ile dolu bir kütüphane. Pek tabii beach'ler ve kulüplerle değil  "En iyi çay hangisiydi?", "Bir kumru daha?","ımm, cevizler Tire'den mi? Yayladan?","Aaa, kervansarayın yanındaki han da restore edilmiş, bu dükkanlar bir harika olmuş"'larla tadına varılan bir Çeşme. Çeşme'nin nesi deseniz, küçük, mamur, modern hali, kervansaraylarla eski Çeşme evlerinin, o güzelim kale-müzenin kolkola olması derim. "Marinayı ne güzel yapmışlar" demeden de geçemem, beach'lerin sahipleri için yapılmış gibi görünse de o kadar empati herkese lazım diye yan çizerim:)
Ilıca, Çeşme, Urla, Ildır, Dalyanköy
bunları görmenin,

bunları yemenin,


sakız ağaçlarını, sakız koyununu, Çiftlikköy'ün eski evlerini, Serap Yurdaer'in kedili   seramiklerini doya doya izlemek, Ildır'dan enginar depolamak içinse bir kez daha sözleşmenin mümkün olduğu bir güzel coğrafya.
Alaçatı şimdilik uzaktan sevilecek bir güzel; "İstanbul'dan geldiler, hayatlarını da getirdiler" durumu o kadar üstünden akıyor, her şey, tulum peynirli simit bile (biz o kadar moderniz ve o kadar değiliz ki tulum peynirini simidin içine koyup tost yapıyoruz, dikkatinizi çekeriz eskiyle yeniyi ne güzel harmanlıyoruz, bu aradaa sakızlı cappuccino almaz mısınız?) o kadar çok konuşuyor ki Değirmen Çayevi'nde (Old Man's Tea House değil çok şükür) başınızı bir kitaba gömüp 3-5 bardak çay içtikten sonra tesadüfen önündeki insan kalabalığına güvenip adım attığınız Yusuf Usta'da (Meister Yusuf değil çok şükür) bir kap tencere yemeği yiyerek ve son 6 saattir ilk kez etraftaki teyzelerin hepsinin straplez tulum giymediği bir noktada bulunduğunuzu farkederek (çok şükür) boğulma hissini bastırabilirsiniz.
Tabii her şey planladığınız gibi gitmeyebilir. Halk plajlarında bütün günü keyif içinde geçiremeyecek kadar konfor arayışınız olabileceğini, şehirden tanıdığınız bir kahve zincirini görmenin neşe verebileceğini, Port Alaçatı'nın şıkır şıkır ışıklarında sizi çeken bir şeyler olduğunu, 16 Eylül Çeşme'nin düşman işgalinden kurtuluşu kutlamalarında yaşlısı genci herkesin Drama Köprüsü'nü sessizce dinlerken "Hayaliim üç kelime o da şöyle: Evli, muutluu, çocukkluuu" şarkısına çok acayip bir coşkuyla eşlik ettiğini farketmek biraz buruk bir tat bırakabilir ağzınızda ama tatil biraz da bunun için, şu dünya üzerinde nerede durduğunuzu, neye kapılıp neyi kaybetmekte olduğunuzu tekrar hatırlatacak bir soluklanma için, değil midir? 
Kitaplar mı? Almanca bir İpek Ongun kitabı bitirilir(ja, schöön), henüz bitirilememiş bir İpek Çalışlar Halide'si ile eve dönülür ama en çok otel kütüphanesinde ve bir gecelik misafir olduğumuz İncirli Ev'de başkalarının da elinden geçmiş, içinde notlar unutulmuş kitaplara dokunmak hissi hoş etkiler bırakır, ipod touch'ın notlarına "sahafa gidilecek, Cin Ali Piknikte bulunacak" notu düşülür.
Filmler mi? Nuri Bilge Ceylan'ın bizden bile daha amatör bir ruhu korumaya çalışması tatilde de yorucu gelir, Fellini'nin söylendiği gibi "barok" filmler yaptığı ama bizim Selçuklu mimarisine daha yakın durduğumuz anlaşılır, Kore sineması duruluğuyla kalbimizi çalar. 
Spor mu? Daha iyi kurbağalama, daha uzun su altında yüzme vee denge işi tam oturtulamasa da artık bisiklete binebilme ile hedefe ulaşılır:)
*"Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı" dizelerinin sahibi Cemal Süreya'dan, bakınız blogum bu şiirle adaştır:). Her durumu bu kadar yalın ve bu kadar güzel ifade edebilen Cemal Süreya'nın niye daha çok kitabı yok ki bende, ayıpmış hakkaten...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme